Osmanlı İmparatorluğu'nda kölelik

Bu maddenin veya sayfanın tarafsızlığı konusunda kuşkular bulunmaktadır.
Ayrıntılar için lütfen ilgili tartışma sayfasına bakınız.
Şablonu çıkarmadan önce lütfen şablonun yardım sayfasını inceleyiniz. (Aralık 2006‎)

Osmanlı'da kölelik kurumunun mevcudiyetiyle birlikte, Müslüman Türklerde Batı toplumlarına benzer, sınıf ayrımına dayalı bir kölelik sisteminden söz etmek mümkün değildir.

Osmanlı'da kölelik vardı, fakat köle Osmanlı topraklarından alınamazdı. Kölelik devamlılık arz eden bir nitelik taşımıyordu. Âzad edilip hürriyetine kavuşarak devlet kademelerinde görev alabilirdi. En önemlisi; köylüler hür olup, Avrupa’da feodalizm çağlarında hüküm süren sisteme benzer bir serflik (toprağa bağlı kölelik) düzeni kendisine Osmanlı topraklarında yer bulamamıştır.

Osmanlı’da devşirme sistemi

Osmanlı'nın kurucusu Osman Bey dönemine baktığımızda, gerek saray hizmetlerinde gerekse orduda köle kullanımının pek de yaygın olmadığı görülmektedir. Kölelerin saraya hizmetli olarak istihdam edilmeleri ve özellikle cariyelerin sarayın devamlı üyeleri haline gelmelerinin başlangıç noktası olarak Orhan Bey dönemi kabul edilebilir.

Osmanlı İmparatorluğu kölelik sistemini Ortadoğu İslam devletlerinden alarak, zaman içerisinde kendi toplum ve devlet hayatına adapte ve entegre etmiştir. Köleler başta saray olmak üzere, devlet ve ordu hizmetinde yoğun olarak kullanılmıştır. Osmanlı sarayında haremin ayrı bir kurum olarak ortaya çıkması II. Mehmed (Fatih) dönemine rastlar. Harem, cariyelik sisteminin kurulup gelişmesinde ve rağbet görmesinde en büyük etken olmuştur. Cariyelik kurumuyla birlikte Osmanlı padişahları Türk kızlarıyla evlenme geleneğini terk ederek daha ziyade cariyelerle evlenme yoluna gitmişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan ile evlenmesiyle başlayan cariyelerle evlenme geleneği, II. Osman (Genç) tarafından kaldırılmaya çalışılmışsa da, trajik sonu Genç Osman’ın bu geleneği kaldırmasını engellemiş ve halefleri cariyelerle evlenmeye devam etmişlerdir.

İlk adımlarını saray içerisinde atmış olan kölelik sistemi, orduda da işletiliyordu. Selçuklu Devleti döneminde görülen gulam sistemi, 1362’de kabul edilen Pençik Kanunu neticesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Acemi Oğlanlar adı altında vücut bulmuştur. pençik sistemini I. Murat başlatmıştır. Fetihlerde ele geçirilen esirlerin bir bölümü acemi teşkilatına alınıp ordu için yetiştirilirken, diğer bir bölüm de devlet hizmetinde görev almaları amacıyla eğitilmek üzere saraya gönderiliyorlardı. Saraya ayrılanlar; Edirne Sarayı, Galata Sarayı ve At Meydanı’ndaki İbrahim Paşa Sarayı’nda eğitiliyorlardı. Bosnalı müslümanlar ise doğrudan saray hizmetine alınıyorlardı.

Devlet hizmetinde kullanılan kölelerin yanı sıra; konak, köşk ve çevrelerinde de kölelik görülmekteydi. Halkın daha alt tabakalarına inildiğinde ise köleliğin pek de rağbet görmediğine şahit olmaktayız. Genel İslâm ahlâkına uygun olarak, efendilerin kölelerine iyi muamele etmeleri gerekmekteydi. Köşk – konak çevrelerinde, kadın köle olan cariyeler odalık olarak alınırken, erkek köleler daha ziyade fizikî güç gerektiren ayak işlerinde çalıştırılırlardı.

İslâm dışı olan toplumların aksine, Osmanlı İmparatorluğu'na İslâmiyet’ten geçen Âzadlık kurumu sayesinde köleler özgürlüklerine kavuşabiliyorlardı. Burada üç ana yöntem bulunmaktadır. Birincisi, efendisi köleye “ben öldükten sonra hürsün” derse; ikincisi, efendisi köleye daha sağlığındayken “bundan sonra hürsün” derse; üçüncü ve son olarak da kölenin efendisiyle anlaşması neticesinde bir bedel ödemesi sonucunda hürriyetine kavuşabiliyordu. Bunların dışında efendisi cariyesiyle evlenerek veya onu başka hür birisiyle evlendirerek hürriyetine kavuşmasını sağlayabiliyordu.

Yine İslâm dışı toplumlarda görülen kölelik sistemine göre en temel farklardan birisi de köleliğin süreklilik arz etmemesidir. Osmanlı İmparatorluğu'nda da köleliğin belli bir süresi vardı. Belirlenen süreler sonunda köleler hür hale geliyorlardı. Sarayda ve toplumsal hayatta beyaz köleler dokuz, siyah köleler ise yedi yıllık çalışmalarının sonucunda azatlık kâğıdı almaya hak kazanıyorlardı. Siyah kölelere gösterilen bu iltimas gerçekten de kayda değerdir.

Köle kaynağı

Savaş Esirleri

Osmanlı İmparatorluğu'nda kölenin kaynağı, ticaret yoluyla elde edilen köleler ile büyük ölçüde savaş esirleriydi. Savaş esirlerini köle haline getirme ilk olarak Orhan Bey döneminde başlamıştı. Özellikle Orhan Bey döneminin sonlarına doğru bu yöndeki gelişme daha belirgindir. Onun öncesinde Osman Bey döneminde ise savaş esirleri öldürülür, fidye karşılığı serbest bırakılır veya hür insanlara verilen ücretin yarısına tarlalarda çalıştırılırlardı. Esirler; kadın – erkek, güzel – çirkin, yaşlı – genç vb kriterlere göre sınıflandırılıp değer biçildikten sonra diğer ganimetlerle birlikte beş hisseye ayrılır ve devlet payı olarak beşte biri alındıktan sonra geriye kalan beşte dördü savaşa iştirak edenlerin arasında pay edilirdi. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nda, devlete ait kölelerin kaynağı bu beşte birlik kesime dayanmıyordu. Sık sık köle ihtiyacı ortaya çıkıyor ve devlet böyle durumlarda özel şahıslardan ihtiyacı nispetinde köle satın alır ya da kiralardı. Akıncıların savaş esnasında yaptıkları harekâtlar, esir elde etmenin bir başka yoluydu. Güz aylarında devletin gösterdiği hedeflere yapılan akınlar neticesinde elde edilen esirler, satılmak üzere esir pazarlarına gönderilirdi. Bazı yeniçeriler bu işi bir geçim aracı haline getirmişlerdi. Kalelerde görevli olan yeniçeriler, bey ve hanlıklarla anlaşarak esir toplarlardı. Bu durum, 1699 Karlofça ve 1700 İstanbul anlaşmalarıyla yasaklanmıştır.

Köle ticareti

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki bir diğer köle kaynağı, köle ticaretiydi. Ticaret yoluyla gerçekleşen kölelik sistemi de kendi içinde üç farklı noktaya dayanmaktadır: Kaçırma, hediye etme ve bizzat ailelerin satışıyla köleleştirme.

Kişilerin kaçırma yoluyla kölelik sistemine sokulması hukuken yasak olmasına rağmen, insanlar çeşitli yollarla kaçırılarak esir pazarlarına satılırlardı. Ölüm cezası dahi bu durumun önüne geçememiş, kaçırma yöntemi uzun dönemler boyunca devam etmiştir. Kölelik sistemini kaçırılma yöntemi dahilinde besleyen başlıca üç bölge bulunuyordu:

  1. Orta ve Doğu Avrupa (Macaristan, Eflak, Boğdan, Rusya, Polonya ve Ukrayna)
  2. Kafkasya
  3. Afrika

Kaçırılma yönteminde deniz korsanların da büyük payı bulunuyordu. Bu konuda çok çeşitli, ilginç örneklerle karşılaşılmaktadır. Doğu Anadolu’da bazı köylere baskınlar düzenleyen insanlar, aldıkları bu esirleri daha sonra Yezidî diyerek satmaktaydılar.

Öte taraftan, hediye etme yoluyla kölelik pek sık görülmemekteydi. Güçsüz devletlerin himaye edilme amacıyla bağlandıkları Osmanlı İmparatorluğu'na; padişah ve devletin ileri gelenlerine hediye amacıyla gönderdikleri köle ve cariyeler, bu tür kölelik sisteminin kaynağını oluşturmaktadır. Ayrıca komutanlar, savaş esnasında ele geçen esirler arasında bulunan güzel kız ve oğlanları satmaz, fidyeyle serbest bırakmaz; genellikle padişah veya vezirlere hediye olarak sunarlardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun de, elçiler aracılığıyla İslam ülkelerine köle ve cariye gönderdiği görülmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu'nda kölenin görüldüğü alanlar

Osmanlı döneminde devlete ve özel şahıslara ayrı olarak iki tür köle olarak ayrılır.

Ortakçı kullar

Ortakçı kullar, devlete ait hassa çiftliklerinde çalışırlardı. Bunlar genellikle sultanların ve yönetici sınıf üyelerinin mülk ve vakıflarında çalıştırdıkları savaş esirleri ya da satın aldıkları kölelerdi. Ortakçı kullar ilk kez Orhan Bey döneminde görülmüşlerdir. Bu dönemden itibaren, tarım toprakları ve köylere yerleştirilen ortakçılar servaj usulüyle çalışmışlardır. II. Mehmet (Fatih) döneminde sarayın meyve, sebze ve tahıl ihtiyacını karşılamak üzere Sırbistan ve Mora seferinden getirilen otuzbeş bin köle, İstanbul civarında bulunan otuzbeş farklı köye yerleştirilmiştir. Ortakçı; beylikten, vakıf idaresi veya toprak sahibi özel şahıstan aldığı tohumu eker, biçer ve üründen öşür ve tohum bedeli çıkarıldıktan sonra arta kalan miktarı vakıf idaresi veya toprak sahibi ile paylaşırdı. Ortakçılara kalacak yer verilir, tarlada kullanacağı araç gereç temin edilirdi. Çiftliklerde yaşayan ortakçılar kendi aralarında evlenebilir, çocuk sahibi olabilirlerdi.

Ortakçı kullarla hukuki yönden farkı olmayan ve ortakçı kesim olarak adlandırılan ayrı bir grup daha vardı. Ortakçı kullar mahsulden öşür ve tohum bedeli çıktıktan sonraki bölümü hizmet ettiği vakıf veya kişiyle paylaşırken, kul kesimciler ne ekerlerse eksinler belli bir miktar ürün vermek zorundaydılar. Ayrıca, özel şahsa ait kesimciler de bulunmaktaydı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda, devlete ait küçük ve büyük baş hayvanların korunması, bakımı ve otlatılmasıyla ilgilenen köleler de bulunuyordu. Bunlara genel olarak sığırcı kullar veya koyun kâfirleri denmekteydi.

Kapı Kulları

Osmanlı İmparatorluğu, kurulduğu ilk yıllardan itibaren artan fütühat hareketleri sebebiyle zaman içerisinde daha fazla sayıda askere sahip ve düzenli bir ordu yapısına ihtiyaç duymaya başlamıştır. Osman ve Orhan Bey dönemlerinin ardından, mevcut ordu yapısının gittikçe artan ihtiyaçları karşılayamadığı, I.Murad döneminde kendisini iyice hissettirmeye başlamıştır. Bu ihtiyaçtan dolayı, savaş esirlerinin arasından askerlik yapmaya elverişli olan hıristiyan çocuklar belirlenip, bunların beşte biri alınarak bir Türk – İslâm terbiyesinden geçirilerek yeni bir askerî sınıf meydana getirilmiştir. Ve bu teşkilatlanma “Kapıkulu Ocakları”nın temelini oluşturmuştur. Kapıkulu Ocakları ve bunun içerisinde başat bir kuvvet durumunda olan Yeniçeri Teşkilatı, Osmanlı ordusunun en önemli vurucu güçlerinden biri haline gelmiştir.

Osmanlı sisteminde Kapıkulu; padişaha bağlı olan, daimi ve maaşlı, yaya ve atlı ordudur. Kapıkulu askerlerinin temelini Yeniçeriler oluşturur. Avrupa'nın ilk daimi ordusu olarak kabul edilebilen Yeniçeriler, Osmanlı İmparatorluğu'na savaş alanında büyük bir üstünlük sağlıyordu. Yeniçeriler’in Osmanlı İmparatorluğu'nun genişlemesinde büyük katkıları olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'na 464 yıl gibi uzun bir süre hizmet eden Yeniçeri Ocağı zaman içerisinde ilk dönemlerindeki etki ve verimini kaybetmiş ve II. Mahmud döneminde, 1826 yılında Vaka-i Hayriye olarak adlandırılan operasyonla kapatılmıştır.

Yeniçeri Teşkilatı’na asker temin edilmesinde başlıca iki kaynak bulunmaktadır:

Pençik Sistemi ve Acemi Ocakları

Karamanlı Rüstem’in teklifiyle I. Murad döneminde çıkarılmış olan pençik kanununa göre, savaş esirlerinin beşte biri asker ihtiyacını karşılamak üzere devlet hesabına alınıyorlardı. Yeniçeri ocağının temel asker ihtiyacı, Ankara Savaşı’na (1402) kadar pençik oğlanları vasıtasıyla karşılanmıştır. Tatarlar bu sisteme son vermiştir

Devşirme Usulü ve Acemi Oğlanları

II. Murad zamanında kanunlaştırılan bu sistem, Osmanlı tebaası durumundaki bazı Hristiyan çocuklarının toplanması esasına dayanmaktaydı. Devşirme kanununa göre, devşirilen çocuklar önce Müslüman olur ve adları Türkçe olarak değiştirilirdi. Kabiliyetli ve belli bir seviyenin üzerinde olanlar saray için seçilirken, diğerleri genel Türk örf ve adetlerini öğrenmeleri amacıyla Türk köylerine dağıtılırlardı. Bu çocuklar; Türk ailelerin yanında hizmet ederler, İslâmiyeti ve Türkçe’yi öğrenirler, daha sonra da acemi oğlanı yazılırlardı. Devşirme sistemi, kanuna uygun yapıldığı müddetçe son derece başarılı sonuçlar vermiştir. Daha sonraları bu sisteme bir takım usulsüzlükler karışmış ve devşirme sistemi bozulmuştur. Bu durum, Yeniçeri Ocağı’nın da bozulmasını beraberinde getirmiştir.

Osmanlı Devleti’nde Harem Teşkilatı

Harem ağasın kadınlara hizmet ediyor (19. yüzyıldan bir tablo).

Sarayda padişahın ailesinin ve evinin bulunduğu yer ve girilmesi yasak anlamına gelen “harem” olarak adlandırılmaktadır. Harem’de; padişahın annesi valide sultan, padişahın eşleri, hasekiler, şehzadeler, padişah kızları, ustalar, kalfalar ve cariyeler bulunurdu. Harem’in efendisi padişah iken; valide sultan ise Harem’in reisi olarak kabul görmüştür.

Osmanlı sarayında cariyeler, Orhan Bey döneminden itibaren görülmeye başlanmıştır. II. Mehmed döneminden itibaren ise saraydaki cariyelerin sayısı hızla artmıştır. Haremde iki tür cariye bulunmaktaydı. Hizmetçi konumundaki cariyeler ve padişahın eşi durumundaki cariyeler.

Hizmetçi Cariyeler

Hizmetçi konumundaki cariyeler sarayda para karşılığı çalışırlardı. Bunlar başkasıyla evli olabilirlerdi. Evli olmayan cariyelerin ise başkasıyla evlenmesi mümkün olmadığından bunlar padişahın veya şehzadelerin haremine girebilirdi. Başkasıyla evli olan cariyelerin ise saraydan herhangi bir kişiyle cinsî münasebeti olamazdı. Acemiler, cariyeler, kalfalar ve ustalar olarak adlandırılan dört cariye grubu incelendiğinde, Harem’deki cariyelerin yaklaşık %90’ının bugünkü kadın hizmetçi konumunda oldukları ve aldıkları belli bir ücret karşılığında haremde hizmet etmekte oldukları görülmektedir.

Eş Konumundaki Cariyeler

Eş konumundaki cariyeler ise; padişahın nikah yaparak ya da nikah yapmadan karı – koca hayatı yaşadığı cariyelerdir. Nikah yapılmayan bu tür cariyelerin sayısı çok azdır. Osmanlı tarihinde padişah tarafından nikahlanan ilk cariye Hürrem Sultan'dır. Eş konumundaki cariyeler de bu şekilde kendi içinde ikiye ayrılırlar. [1]

Nikahlı Cariyeler

Âzad edilerek nikahlanmış cariyelerdir. Bunlara haseki sultan veya kadın efendi denirdi. Haseki sultan unvanı ancak padişahtan çocuk doğuran cariyelere verilirdi. Sayıları toplamda yediye kadar çıkardı. Harem içindeki konumlarına göre baş kadın, ikinci kadın şeklinde sıralanırlardı..

Nikahsız Cariyeler

Padişahın nikah kıymaksızın birlikte yaşadığı cariyelerdir. Bunlar; gözde, ikbal ve peyk olarak adlandırılırlardı. Kadın efendi olabilecek ilk dört cariyeye gözde, ikbal adayı olabileceklere de peyk denirdi. Padişahların en fazla dörder adet ikbal, gözde ve peykleri bulunabilirdi. Bunun dışında sahip olabileceği cariye sayısı sınırsızdı.

II. Mehmed’ten itibaren Osmanlı padişahları genelde âzadlı cariyelerle evlenmeyi tercih etmişlerdir. Buna sebep olarak Saray ile akrabalık bağları bulunan ailelerin ortaya çıkmasını engelleme isteği gösterilmektedir. Bunun yanı sıra, o dönemde dünya sahnesinde küresel bir aktör olarak yer alan Osmanlı İmparatorluğu'nun idarecilerinin çok çeşitli milletlerden eşlerinin olması son derece tabii karşılanmalıdır.

Şahıslara Ait Köleler

Şahıslara ait köleler ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan birincisi, gerçek şahıslara ait kölelerdir. Bunlar genellikle özel şahısların çobanlığını yapar; ev, tarla, bahçe işleriyle uğraşırlardı. Kadın köle durumundaki cariyeler ise; köşklerde, konaklarda ve zengin ailelerin evlerinde hizmetçi olarak görev yapıyorlar, temizlik ve yemek gibi ev işlerini yürütüyorlardı. Alt kesime inildikçe, kölelik sisteminin pek olmadığı görülmektedir. Zaten konak vb yerlerde köle kullanılması genelde bir gösteriş vesilesi durumundaydı. Zaman zaman zengin kesimin nüfuz göstergesi, yanında bulundurduğu köle sayısı olmaktaydı.

Şahsî kölelerin ikinci grubu ise; vakıf ve yarı resmî kurumlarda, yine buraların hizmetini gören ve bu kurumlara ait olan kölelerden oluşmaktaydı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda köle ticareti

Esirciler olarak adlandırılan ve Osmanlı topraklarında köle ve cariye ticareti yapan kişiler özellikle I.Murad döneminden itibaren görülmeye başlanmıştır. Savaşların akabinde devletin beşte birlik payının dağıtılmasının ardından kalan esirler, savaş meydanlarında tacirlere satılıyorlardı. Burada satılamayanlar ise merkez şehirlerde esircilere ya da satın alma gücüne sahip olan kişilere satılıyorlardı. Kaçırma yoluyla köle yapılanlar da yine merkez şehirlerdeki esir tacirlerinde toplanırlardı. Esir alıp – satmak serbest olduğundan, esircilik bir meslek haline gelmiş ve bu meslek grubunun başına “Esirciler Kethüdası” getirilmişti. Esircilik kârlı bir işti ve bu işi yapanlar zengin tüccar grubundan sayılıyorlardı. Her isteyen esirci olamıyordu. Esirci esnafının iyi tanınması gerekiyordu. Kanuna aykırı hareket eden veya kölelere kötü muamelede bulunanlar bu meslekten atılıyordu. Meslekten atılmanın hafif bir ceza kabul edildiği durumlarda, suçluların esir pazarının kapısına asıldıkları da görülüyordu. Özellikle kadın esircilerin hareketleri çok sıkı kontrol ediliyor, kanuna aykırılıklar önlenmeye çalışılıyordu. Alınan tüm tedbirlere rağmen köle ticaretindeki suiistimaller engellenememiştir.

Diğer esnaf grupları gibi esirciler de bir loncada toplanmıştı; kethüdaları, yiğitbaşıları vardı. Ünlü bestekâr ve musikî ustası Mustafa Itrî Efendi de, Esircilik Kethüdalığı yapmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda; kölelerin alınıp satıldığı yerlere esir pazarları deniyordu. İlk dönemlerde yerleşik olmayan esir pazarları bulunuyordu. Panayırların bir bölümünde esir ticareti yapılmaktaydı. İlk esir pazarı Bursa’da kurulmuştur. II.Mehmed dönemine kadar dağınık ve düzensiz bir şekilde sürdürülen esir ticareti, İstanbul’un fethinden sonra düzene girmiştir. Sınırlar genişledikçe; Edirne, Macar – Osmanlı sınırına yakın şehirler, Midilli, Batı Afrika’da Dorfur şehri ve Mısır esir ticaretinin merkezleri olarak ön plana çıkmıştır. İstanbul’da ise; ilk esir pazarının bugünkü Haseki semtinde kurulduğu ve esir ticaretinin III. Murad döneminde eski ve yeni bedestenler içerisinde merkezileştiği tahmin edilmektedir.

Bir ilke olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda gayrımüslimlere müslüman köle satmak yasaktı. Ancak buna rağmen gayrımüslimlerin müslüman köle aldıkları görülmekteydi. Gayrımüslimlerin, müslüman olmayan köleleri alıp – satmaları ise serbestti.

Osmanlı tarihi hakkında ortalama bir bilgi seviyesine sahip insanların, Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili yapacakları bir sohbette belki de üzerinde en az fikir beyan edebilecekleri konuların başında gelmektedir kölelik. Özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru gündeme iyice oturan “insan hakları” kavramı, bizlerin Osmanlı’da kölelik kavramını iyiden iyiye unutmamıza veya unutmak istememize sebep olmaktadır. Bir ihtimal; kölelik kavramı algılaması Batı şartları çerçevesinde şekillenmiş olan insanımız, böylesine bir kurumun varlığını Osmanlı’ya yakıştıramamaktadır. Oysaki söz konusu toplumsal kurum özel olarak Batı, genel olarak da İslâm dışı uygulamalara göre çok farklı niteliklere sahiptir. Batı’nın aksine Osmanlı’da köleler, birer hizmet ve üretim aracı olarak görülmemiş; toplumun içine entegre edilmiş, insanî şartlarda yaşamaları sağlanmış ve en önemlisi belli şartlar dahilinde kölelik kurumunun tamamen kalkması teşvik edilmiştir. Dünya üzerinde kölelik uygulamasının kaldırıldığı ilk devlet olarak 1807 tarihiyle İngiltere olarak bilinmektedir. 1833'te İngiltere, kendisine bağlı olan tüm sömürgelerinde de kölelik uygulamasının ilga edildiğini ilan etmiştir. İngiltere’yi takip eden ilk devlet ise, 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı’nın açtığı yoldan Sultan Abdülmecid’in liderliğinde ilerleyen Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. 1847’de yayımlanan bir fermanla kölelik Osmanlı topraklarından da tamamen uzaklaştırılmış oluyordu.

Ayrıca bakınız

Kaynaklar

This article is issued from Vikipedi - version of the 3/19/2016. The text is available under the Creative Commons Attribution/Share Alike but additional terms may apply for the media files.